korkiyorsan…
görebildiğin yeterli olmayabilir…

Tem
13

Farklı olmak. bütün amaç bu. oyunun kuralını ben mi koydum sanki. kurallar yıllardır belli.

Alçak gönüllülük ederken bile gizli bir fark edilmek, takdir edilmek, yaptığın her ne ise görülsün/bilinsin isteği var. gerçekten alçakça. lakin pek gönülden, en azından can ı gönülden sayılmaz.

çok basit bir formülü var. merkez olarak kendini al ve diğer her şeyi etrafına yerleştir. koskoca boşluğun toz kadar merkezi. bencillik gibi de değil bu. bambaşka birşey. isim koymak zor, belki fransızların ausserré dedikleri şeydir.

sabah kapıdan çıktığın andan itibaren birilerinin kendini ispat çabası başlıyor. tam 24 saat sürüyor. pasif daire bir durum. içten yanmalı hesap adamlarının pazarlıklı konuşmalarını duyuyor gibiyim. siz de duyuyorsunuz mutlaka. fısır fısır mırıldanıyorlar. ah şu mırıldananlar, mırıl mırıl fısırdıyorlar. ilk aklıma gelen ağızlarına vurmak oluyor da, kolay değil elbette dişini dökmek her önüne gelenin. ayrıca ava giden avlanır, kendi dişlerimi de alabilirim avucuma. ve evet korkaklık pek şahane bir nane olmasa da bir miktar her yemekte bulunması gerekir (tabi yersen).

ne yaparsam iyi yaparım adamları var. gerçekten de ne yapsa iyi yapan adamlar yok mu, var elbette. yani benim şimdi bahsettiğim insanlar bunlar değil. maykıl jordan değil mesela. ya da ne bileyim bir aleks değil.

bahsettiklerim, sıvayıp dursalar da ‘ben yaptım şahane oldu’ adamları.

konuşmak için sıra bekler bu adamlar, dinlemezler. sizin söylediklerinizden çok ne cevap verecekleri önceliklidir onlar için. anlamak değil anlatmak isterler.

daha iyi bir araba, daha büyük bir televizyon, daha büyük bir ev, daha güzel bir hayat. ben değerliyim, ben önemliyim, ben harikayım, ben bir taneyim, ben eşsizim, ben şöyleyim, ben böyleyim. bir halt değilsin de, söyleyince anlamıyorsun işte.

hatanızı kollar bu adamlar. tokat gibi suratınıza çarpı vermek için o küçük hatanızı. totonuzdan salladığınız fransızca kelimeyi, pasif daire diye bir şey olmadığını, birleşik yazılması gereken kelimeleri ayrı yazdığınızı.

dikkat edin, etrafınızda çok var bunlardan, yanınızda, yanı başınızda, tam olarak burnunuzun dibinde.

evet evet, sensin o.

benim o.

tabi, yersen.

Ara
02

bir iş yaparken müzik dinlemeye alışamadım gitti. kafatasının içerisinde normal bir beyin taşıyan herhangi bir canlının, multi tasking tabir edilen iki ila on sekiz işi bir arada yapıvermek yeteneğine sahip olabileceğine inananlardan değilim. böyle bir cümleyi ikinci kez kurabilir miyim, ondan da çok emin değilim aslına bakarsanız.

şimdi bakıyorum çok da şahane bir şekilde pino&elo tarafından a mind beside itself isimli güzide eser icra ediliyor evin içerisinde. fakat ben bunu ancak ilk paragrafı bitirdikten sonra fark ettim. multi taskin sıfır anlayacağınız (bak daha yazamıyorum bile). ha iphone da yapamıyordu  bu multi olayını yanlış hatırlamıyorsam ama bana güvenip iphone düşmanı oluvermeyin. totomdan sallamanın en güzel örneği de olabilir bu tespitim.

neyse… yıllar yıllar önce şu karşıdaki puslu dağların oralarda bir yerlerde çok fena müzik dinleyen insanlar yaşarmış. fena derken kötü müzik anlamında değil -kötü müzik yoktur zaten- çok uzun sürelerde ve sadece müzik dinleyen insanlar varmış. mesela bak şimdi kendine; araba kullanırken,  serviste uyuklarken, daktiloda (daktilo mu kaldı demeyin, hala kullananlar var bak) yazarken, bulaşık yıkarken, kitap okurken, internette sörf yaparken, blog yazarken vb durumlarda dinliyorsun müziği çoğu zaman. çok da iyi etmiyorsun böyle yaparak, peşinen söyleyeyim. konsantrasyonun başka bir işe yönelik iken o arka fonda çalan müzik olsa olsa sos olur. ha fena mı olur, elbette hayır, ama buna müzik dinlemek diyebilir miyiz, bence diyemeyiz.

kaset satın alıp koştura koştura eve geldiğim günler sarardı şimdiden. kasedin jelatinini yırtıp hemen içinden çıkan kapakçığa bakardım. hele bir de şarkı sözleri vs gibi detay bilgiler de varsa içinde değmeyin keyfime. bir kere iki kere on kere elli kere dinlenirdi o albüm. başlangıçta çok sarmıyor ama dinledikçe seviyorsun mantığı o günlerden kalmadır benim için. kaynağın az, vaktin bol olduğu zamanlar. o günlerde edindiğim albümlerin hemen hepsini hala ezbere bilirim.

bir süre sonra kasedi satın alıp walkman denilen şeytan icadına hemen takıverdiğim günler geldi. artık eve koşturmaca yoktu. ardından cd alıp eve koşmalar ve cd alıp discman’e takıştırmalar başladı. sonunda mp3 player, download, korsan, vs vs… şimdi elimizin altında zilyon adet albüm ve zibilyon adet şarkı var ama müzik dinlediğimiz yok pek. fon müziği gibi dım tıs çalıyor arka planda bir şeyler. ne eskisi gibi ezbere biliyorum severek dinlediğim şarkıların isimlerini, ne de dinledikçe daha çok seviyorum albümleri. kaynağın çok, vaktin az olduğu zamanlardayız.

arada bir oturup sadece ve sadece müziğe bırakmak lazım kendini. mümkünse gözlerini de kapatıp. kulaklarımı da tıkasam mı diyenlere şüpheyle yaklaşırım yalnız, onu da belirteyim. şimdi şöyle elimi bir klasiğe, temple of the dog’a doğru uzatıyor ve sizi de ne haliniz varsa onu görmeye davet ediyorum.

Eyl
20

ne var, ne bakıyorsun suratıma mal gibi? çok mu şaşırdın? geri zekalının önde gidenisin, bir de kalkmış hala konuşuyorsun. aptalsın, dümdüz aptalsın, bunun farkında bile olmadığın için tam bir aptalsın. eksiğin yok, fazlan da yok. aptallıkta bile sıradansın. salak gibisin ilk bakışta. biraz konuşunca anlıyorum salak olmadığını. aptal.

aptal.

 basitsin. sıradansın. bok gibisin. ne verirlerse yiyorsun, nereye sürerlerse yürüyorsun. bok gibi suratın var, gübre kadar değerin yok. senin sırtında sülük gibi yükselenlerin ayakları var yüzünde. memnunsun. parmak aralarını arıyorsun dilini sokmak için. dilli aptal. ağzına uzatmıyorlar ayaklarını, sen tutup ağzına sokuyorsun. dedim ya, salak değilsin.  

değilsin.

ağzına sıçıyorlar yıllardır. ama artık daha az sıçıyorlar sandığın için seviniyorsun. haksız sayılmazsın belki de. belki bir gün ben de sıçarım diye bekliyorsun, yanılıyorsun. sen ancak kendi donuna sıçarsın. o da donun kalırsa, kalmazsa da altına sıçıverirsin.

ucuz kahraman seni. yüksek sesle konuşmaya korkan, tatilini bir gün erken bitiremeyen götü kocaman bir kahramansın. kıçımın kahramanı. attığın zaman mangalda kül bırakmıyor, çakmak çakmak gözlerinle hedefi işaret ediyorsun. laf salatasısın. boş laf salatası. yağsız, tuzsuz,  limonsuz.

tatsız.

sana çok daha ağır laflar söyleyesim var da, elim gitmiyor. rica ediyorum 3 gün sonra kalkıp mızmızlık etmeyin, ay yandık mahfolduk diye… çok fena kalbinizi kırarım…    

kırarım.

defol git şimdi.

Eyl
19

ihanet ettim iki tekere bu yaz.

320 dizel tek kapı bmw ile aldattım demek isterdim ama öyle olmadı. elde ne varsa idare ettik, 1.5 dizel, ismi de perihan. geçen gün dikkat ettim de ilk arabama isim vermemişim. ikincisi muazzez, üçüncüsü şerife, şimdiki ise perihan. ilk arabama da isim verseydim melahat falan olabilirdi gibi. neyse, konuya dönenze.

bisikletlerime ise isim vermemişim hiç. şimdi düşündüm de ne isim verirdim bisikletlerime diye, şöyle bişey çıktı;
ilk hatırladığım hüdaverdi, turuncuydu galiba. ismi de hüda elbette.
sonra kaptan vardı galiba, kırmızı. ismi kirk elbette, kaptan kirk hesabı.
sonra sanırım 180 kiloluk bir eska geldi, çek malı, mavi. kamyona çarpsan kamyonu devirirsin, öyle acaip bir bisikletti. ismi de olsa olsa süleyman olur bunun. çok sattı bu arada bu bisiklet, acaip sağlam, taş gibi makinedir, tık demez.
sonra castello geldi, terminator, sene 95, yeşil. çok hızlı makineydi, o kadar hızlı duramıyordu, sağdan aniden çıkıveren taksiye ön kapıdan girince çok hızlıca durmuştu ama o sayılmaz. ismi durdu olsa gerek.
şimdi de yeni bir makine var, bu sene çok ihmal ettiğim. uzun yol yapamadık hiç. affettirecez kendimizi, ilk fırsatta, hayırlısı bakalım. ismi de yok daha, umalım yakında….

en sonunda çıkabildiğim 2 haftalık tatilimin ilk durağında, bozcaada’daydık. ilk gün büyük bir tesadüf eseri, kendisini adada gördüğümü unutmamı isteyen bisikletçi bir dost ile karşılaştık. yaparsınız, edersiniz, aslansınız deyu adanın en zor parkuruna iki bisiklet attı bizi. açıkçası ben de çok şüphelenmedim, parmak kadar ada, sahilden sakin sakin 2 saatte döneriz etrafını dedim, dönemedik. 

başlangıçta ağzımıza sürülen bir kaşık karpuz reçeli misali (karpuz değil, domates reçeli) güzel bir düzlük ile başladık. hafif bir rüzgar, çok yakmayan güneş, üzüm bağlarının arasından tıngır tıngır gidiyoruz. bir aşamada hafif hafif yokuşlar başlıyor, in çık, in çık, çık, çık, çık, in, çık, çık, in şeklinde iki deniz molası (akvaryum ve ayazma) sonrası dönüş yoluna geçiyoruz. benim şahsi önerim bir minibüse yükleyip bisikletleri, şehre öyle dönmek. diğer bisikletçi bu öneriyi kabul etmeyince pedallara basmaya başlıyoruz. dönüş yolunun aynı yıpratıcılıkta olmaması dileklerimiz kabul oluyor ve alternatif rotamız üzerinde çocuk oyuncağı bir parkur üzerinden otele dönüyoruz.

tüm yıl boyu bisiklete uzaktan bakmanın cezası sağlam bir yorgunluk, esaslı bir popo ağrısı ve 9 gibi uyuyakalarak bozcaada’da ilk geceyi rüyada geçirmek olarak kesiliyor. bisiklet nankör bir hayvan, sen vermedikçe o da vermiyor, ne ekersen onu biçmene izin veriyor sadece.

ertesi gün bir kez daha ihanet ediyorum pisiklete. ağrıyan popoların itinalı terbiyecisidir tekrardan o selenin üzerine oturmak. nasırlaşır, sağlamlaşırsın. ama yok, ne yaptık, gittik bir başka iki tekere yükledik kendimizi. 125cc’lik devasa motora sahip suzuki scooter kiralayıp, adanın tüm asfalt yollarını elden geçirdik. nasıl yumuşacık, nasıl rahat, tek bir bilek hareketiyle devasa tepeleri aşıvermek…

aşıvermek diyorum ama adanın en yüksek noktası göztepe’ye çıkamadık motorla, orası ayrı konu.

ve popomda hala hafif bir ağrı, güftesi bisikletin intikamı

dipnot : bozcaada’da gelincik şurubu içecem diye kendinizi sıkmayın, ama limon kafe’de bir kahve, yanında da süt likörü kaçmaz, benden söylemesi.

Eyl
07

korki : abi hoşgeldin
taru : eyvallah

k : sigarayı arttırdın bu ara?
t: biraz öyle oldu bu aralar
k: marlboro light mı hala
t: aynen, değişmez kolay kolay

k: ismi değişti onun biliyorsun, white oldu
t: fark etmez, içerim gerisine karışmam
k: horoz musun mübarek
t: aynen

k: spor işleri nasıl gidiyor?
t: kollarımı kapatamıyorum, onun dışında bir sıkıntı yok
k: üst göğüs çok gelişince kollar kapanmıyor tabi doğal olarak
t: eheh
k: havuz olayını pek sevmedin sen
t: aynen, fitness  daha anlamlı geldi bana

k: bu arabalar bir araba furyası var, sen de yerini aldın, memnun musun araçtan
t: iyi gidiyor şimdilik, gayet başarılı
k: enfes diyorsun
t: nefis

k: düşük devirlerde çok başarılı bulmadım ben ama 4bin üzerinde canavarlaşıyor
t: olayı o zaten, yüksek devirde kullanılmak istiyor
k: tork diyorum
t: hiç girmeyelim o konuya

k: ses sistemi de başarılı bu arada arabanın. müzikle aran iyi biliyoruz
t: müziksiz olmaz
k: neler dinliyorsun
t: çok geniş yelpaze, belli bir tür söyleyemem ama ağırlıklı olarak rock ve türevleri
k: integralleri de var mı
t: iğrençsin
k: bana da öyle geliyor zaman zaman
t: yapma abi o zaman
k: bir düşüneyim… gitar da çalıyorsun
t: biraz ara verir gibiyim ama öyle bir hobi var
k: var mı grup falan
t: yok daha değil, var beraber çalıştığımız bir arkadaş da, sistemi oturtamadık bir türlü

k: kim o arkadaş?
t: sen
k: ha evet, ne iş yaparsın sen?
t: kağıt sektöründeyim, satış vs
k: memleket?
t: istanbul
k: yaş?
t: 33
k: güzel yaşmış, bir daha söyle bakiim
t:  333
k: eheh, o da iyi.

k: iyi bir pes ve fifa oyuncusu olduğun söyleniyor
t: estagfurullah
k: ben söylemiyorum zaten, ben şahsen ballı olduğunu düşünüyorum
t: geçen gün öyle demiyordun ama
k: hangi gün?
t: multiplayer modunda sana attığım paslarla leblebi gibi golleri atarken
k: ha evet, kısmet işte, yok valla şaka bir yana seninle aynı takımda oynamak çok keyifli
t: eyvallah

k: plazma mı lcd mi?
t: plazma elbette
k: bir gün civic  ile sizi konuşturacam, iki uç fikri görsün, okusun millet
t: faydalı olur, herkesin zevki farklı elbette, bana hitap eden plazma
k: bana da öyle açıkçası
t: aklın yolu bir

k: beşiktaş’lısın?
t: kara kartal
k: bu sene kadro da sağlam
t: bence şampiyonluk gelebilir bu sezon
k: gelirse şaşırmam, gelmezse de şaşırmam
t: neye şaşırırsın?
k: fener şampiyon olursa şaşırırım mesela
t: ahahha, bursa’dan gol haberi mi var?

k: marantz anfi ve focal hoparlör aldın, paraları saçıyorsun maşallah
t: ihtiyaç vardı aldık abicim alla alla
k: güle güle harca, güle güle kullan. memnun musun?
t: şu anda iyi, ama zamanla daha iyi olacak, ısınacak falan
k: evet abi kablosu vesairesi vakit alır o iş
t: aynen öyle

k: o zaman kışın kaymaya para kalmıştır sende
t: kesin
k: o zaman zirvede görüşürüz
t: görüşelim ama aynı odada kalmam
k: ben çok meraklıyım sanki, hadi teşekkür ettim
t: eyvallah, c u.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.