pis boğaz

ne var, ne bakıyorsun suratıma mal gibi? çok mu şaşırdın? geri zekalının önde gidenisin, bir de kalkmış hala konuşuyorsun. aptalsın, dümdüz aptalsın, bunun farkında bile olmadığın için tam bir aptalsın. eksiğin yok, fazlan da yok. aptallıkta bile sıradansın. salak gibisin ilk bakışta. biraz konuşunca anlıyorum salak olmadığını. aptal.

aptal.

basitsin. sıradansın. bok gibisin. ne verirlerse yiyorsun, nereye sürerlerse yürüyorsun. bok gibi suratın var, gübre kadar değerin yok. senin sırtında sülük gibi yükselenlerin ayakları var yüzünde. memnunsun. parmak aralarını arıyorsun dilini sokmak için. dilli aptal. ağzına uzatmıyorlar ayaklarını, sen tutup ağzına sokuyorsun. dedim ya, salak değilsin.

değilsin.

ağzına sıçıyorlar yıllardır. ama artık daha az sıçıyorlar sandığın için seviniyorsun. haksız sayılmazsın belki de. belki bir gün ben de sıçarım diye bekliyorsun, yanılıyorsun. sen ancak kendi donuna sıçarsın. o da donun kalırsa, kalmazsa da altına sıçıverirsin.

ucuz kahraman seni. yüksek sesle konuşmaya korkan, tatilini bir gün erken bitiremeyen götü kocaman bir kahramansın. kıçımın kahramanı. attığın zaman mangalda kül bırakmıyor, çakmak çakmak gözlerinle hedefi işaret ediyorsun. laf salatasısın. boş laf salatası. yağsız, tuzsuz,  limonsuz.

tatsız.

sana çok daha ağır laflar söyleyesim var da, elim gitmiyor. rica ediyorum 3 gün sonra kalkıp mızmızlık etmeyin, ay yandık mahvolduk diye… çok fena kalbinizi kırarım…

kırarım.

defol git şimdi.

ihanetin bedeli

ihanet ettim iki tekere bu yaz.

320 dizel tek kapı bmw ile aldattım demek isterdim ama öyle olmadı. elde ne varsa idare ettik, 1.5 dizel, ismi de perihan. geçen gün dikkat ettim de ilk arabama isim vermemişim. ikincisi muazzez, üçüncüsü şerife, şimdiki ise perihan. ilk arabama da isim verseydim melahat falan olabilirdi gibi. neyse, konuya dönenze.

bisikletlerime ise isim vermemişim hiç. şimdi düşündüm de ne isim verirdim bisikletlerime diye, şöyle bişey çıktı;
ilk hatırladığım hüdaverdi, turuncuydu galiba. ismi de hüda elbette.
sonra kaptan vardı galiba, kırmızı. ismi kirk elbette, kaptan kirk hesabı.
sonra sanırım 180 kiloluk bir eska geldi, çek malı, mavi. kamyona çarpsan kamyonu devirirsin, öyle acaip bir bisikletti. ismi de olsa olsa süleyman olur bunun. çok sattı bu arada bu bisiklet, acaip sağlam, taş gibi makinedir, tık demez.
sonra castello geldi, terminator, sene 95, yeşil. çok hızlı makineydi, o kadar hızlı duramıyordu, sağdan aniden çıkıveren taksiye ön kapıdan girince çok hızlıca durmuştu ama o sayılmaz. ismi durdu olsa gerek.
şimdi de yeni bir makine var, bu sene çok ihmal ettiğim. uzun yol yapamadık hiç. affettirecez kendimizi, ilk fırsatta, hayırlısı bakalım. ismi de yok daha, umalım yakında….

en sonunda çıkabildiğim 2 haftalık tatilimin ilk durağında, bozcaada’daydık. ilk gün büyük bir tesadüf eseri, kendisini adada gördüğümü unutmamı isteyen bisikletçi bir dost ile karşılaştık. yaparsınız, edersiniz, aslansınız deyu adanın en zor parkuruna iki bisiklet attı bizi. açıkçası ben de çok şüphelenmedim, parmak kadar ada, sahilden sakin sakin 2 saatte döneriz etrafını dedim, dönemedik. 

başlangıçta ağzımıza sürülen bir kaşık karpuz reçeli misali (karpuz değil, domates reçeli) güzel bir düzlük ile başladık. hafif bir rüzgar, çok yakmayan güneş, üzüm bağlarının arasından tıngır tıngır gidiyoruz. bir aşamada hafif hafif yokuşlar başlıyor, in çık, in çık, çık, çık, çık, in, çık, çık, in şeklinde iki deniz molası (akvaryum ve ayazma) sonrası dönüş yoluna geçiyoruz. benim şahsi önerim bir minibüse yükleyip bisikletleri, şehre öyle dönmek. diğer bisikletçi bu öneriyi kabul etmeyince pedallara basmaya başlıyoruz. dönüş yolunun aynı yıpratıcılıkta olmaması dileklerimiz kabul oluyor ve alternatif rotamız üzerinde çocuk oyuncağı bir parkur üzerinden otele dönüyoruz.

tüm yıl boyu bisiklete uzaktan bakmanın cezası sağlam bir yorgunluk, esaslı bir popo ağrısı ve 9 gibi uyuyakalarak bozcaada’da ilk geceyi rüyada geçirmek olarak kesiliyor. bisiklet nankör bir hayvan, sen vermedikçe o da vermiyor, ne ekersen onu biçmene izin veriyor sadece.

ertesi gün bir kez daha ihanet ediyorum pisiklete. ağrıyan popoların itinalı terbiyecisidir tekrardan o selenin üzerine oturmak. nasırlaşır, sağlamlaşırsın. ama yok, ne yaptık, gittik bir başka iki tekere yükledik kendimizi. 125cc’lik devasa motora sahip suzuki scooter kiralayıp, adanın tüm asfalt yollarını elden geçirdik. nasıl yumuşacık, nasıl rahat, tek bir bilek hareketiyle devasa tepeleri aşıvermek…

aşıvermek diyorum ama adanın en yüksek noktası göztepe’ye çıkamadık motorla, orası ayrı konu.

ve popomda hala hafif bir ağrı, güftesi bisikletin intikamı

dipnot : bozcaada’da gelincik şurubu içecem diye kendinizi sıkmayın, ama limon kafe’de bir kahve, yanında da süt likörü kaçmaz, benden söylemesi.

sanal röportajlar dizisi – taru – revisited

korki : abi hoşgeldin
taru : eyvallah

k : sigarayı arttırdın bu ara?
t: biraz öyle oldu bu aralar
k: marlboro light mı hala
t: aynen, değişmez kolay kolay

k: ismi değişti onun biliyorsun, white oldu
t: fark etmez, içerim gerisine karışmam
k: horoz musun mübarek
t: aynen

k: spor işleri nasıl gidiyor?
t: kollarımı kapatamıyorum, onun dışında bir sıkıntı yok
k: üst göğüs çok gelişince kollar kapanmıyor tabi doğal olarak
t: eheh
k: havuz olayını pek sevmedin sen
t: aynen, fitness  daha anlamlı geldi bana

k: bu arabalar bir araba furyası var, sen de yerini aldın, memnun musun araçtan
t: iyi gidiyor şimdilik, gayet başarılı
k: enfes diyorsun
t: nefis

k: düşük devirlerde çok başarılı bulmadım ben ama 4bin üzerinde canavarlaşıyor
t: olayı o zaten, yüksek devirde kullanılmak istiyor
k: tork diyorum
t: hiç girmeyelim o konuya

k: ses sistemi de başarılı bu arada arabanın. müzikle aran iyi biliyoruz
t: müziksiz olmaz
k: neler dinliyorsun
t: çok geniş yelpaze, belli bir tür söyleyemem ama ağırlıklı olarak rock ve türevleri
k: integralleri de var mı
t: iğrençsin
k: bana da öyle geliyor zaman zaman
t: yapma abi o zaman
k: bir düşüneyim… gitar da çalıyorsun
t: biraz ara verir gibiyim ama öyle bir hobi var
k: var mı grup falan
t: yok daha değil, var beraber çalıştığımız bir arkadaş da, sistemi oturtamadık bir türlü
k: kim o arkadaş?
t: sen

k: ha evet, ne iş yaparsın sen?
t: kağıt sektöründeyim, satış vs
k: memleket?
t: istanbul
k: yaş?
t: 33
k: güzel yaşmış, bir daha söyle bakiim
t:  333
k: eheh, o da iyi.

k: iyi bir pes ve fifa oyuncusu olduğun söyleniyor
t: estagfurullah
k: ben söylemiyorum zaten, ben şahsen ballı olduğunu düşünüyorum
t: geçen gün öyle demiyordun ama
k: hangi gün?
t: multiplayer modunda sana attığım paslarla leblebi gibi golleri atarken
k: ha evet, kısmet işte, yok valla şaka bir yana seninle aynı takımda oynamak çok keyifli
t: eyvallah

k: plazma mı lcd mi?
t: plazma elbette
k: bir gün civic  ile sizi konuşturacam, iki uç fikri görsün, okusun millet
t: faydalı olur, herkesin zevki farklı elbette, bana hitap eden plazma
k: bana da öyle açıkçası
t: aklın yolu bir

k: beşiktaş’lısın?
t: kara kartal
k: bu sene kadro da sağlam
t: bence şampiyonluk gelebilir bu sezon
k: gelirse şaşırmam, gelmezse de şaşırmam
t: neye şaşırırsın?
k: fener şampiyon olursa şaşırırım mesela
t: ahahha, bursa’dan gol haberi mi var?

k: marantz anfi ve focal hoparlör aldın, paraları saçıyorsun maşallah
t: ihtiyaç vardı aldık abicim alla alla
k: güle güle harca, güle güle kullan. memnun musun?
t: şu anda iyi, ama zamanla daha iyi olacak, ısınacak falan
k: evet abi kablosu vesairesi vakit alır o iş
t: aynen öyle

k: o zaman kışın kaymaya para kalmıştır sende
t: kesin
k: o zaman zirvede görüşürüz
t: görüşelim ama aynı odada kalmam
k: ben çok meraklıyım sanki, hadi teşekkür ettim
t: eyvallah, c u.

köprü yolları

pazar akşamı karşıya (avrupa’dan anadolu’ya) geçmek üzere yola çıkıyorum. son model 2.5 lt turbo charger 340 beygir bmw’me binmeden önce fark ediyorum ki aslında böyle bir arabam yok. olanla idare ediyor ve marşa basıyorum. bende mevcut olmayan 2bin 500 TL değerinde iphone 4 yerine bir arkadaşımda mevcut telefondan yol durumuna da bakıyorum. köprüler açık, görüş mesafesi yeterli, sıcaklık 23 derece. tahmini yol süremi 20dk olarak belirliyor ve şahane bir şekilde köprü yoluna kıvrılıyorum.

köprüye ulaşmama 3-4 km kala trafik duruveriyor. lan daha 5 dk önce akıyordu burası vızır vızır derken sağımdan solumdan heybetli resmi araçlar geçmeye başlıyor. haldır huldur ve hızlı bir şekilde polis araçları intikal ediyor bir yerlere. kesin köprüde olay var diye düşünürken köprü üzerini görebileceğim bir yerlere ulaşıyorum. bol ışıklı, mavili kırmızılı bir hadise oluyor ileride ama tam seçemiyorum. akla gelen ilk olasılık bir intihar girişimi, sonraki olasılık ise bir eylem yapılıyor olabileceği köprü üzerinde. yavaştan yaklaşıyoruz ama çok yavaştan. normalde 3-4 şerit olan köprü trafiği tek şeride indirilmiş. olay mahallinin tam yanına gelinceye kadar anlayamıyorum ne olduğunu. ve tam yanlarından geçerken görüyorum…

binlerce istanbul’lunun trafikte olduğu gerçeği göz ardı edilerek, artık gözümde tırnak kadar değeri olmayan u2 grubu elemanları ile bir avuç devlet görevlisi köprü üzerinde basın mensuplarına poz verip gülücük dağıtıyorlar. tepemizde bir helikopter bu tarihi anı görüntülüyor. mutlu ol istanbul halkı, senin kıçını yırtsan yapamayacağın aktiviteyi çatır çatır yapıyorlar, el ele kıta geçiyorlar. göğsüm kabarıyor bu tarihi ana tanıklık ederken, gözyaşlarımı içime atıyorum, büyüksünüz diyorum, büyüğüz diyorum. gurur duyuyorum.

U2 Boğaziçi Köprüsünde yürüdü  GALERİ

aslında, utanıyorum.

batı yalakalığımız meşhurdur, şaşırmadım aslında bu kısa hadiseyi yaşadığımda. esas şaşırdığım bir zamanlar heyvanlar gibi dinlediğim, sevdiğim, anlam verdiğim irlanda’lı salatalıkların böyle bir tiyatronun içinde yer alması oldu.

o salatalıkları dilimleyip vesikalık fotoları üzerine imzalarını almak lazım belki de, bilemiyorum.

yolunuz açık olsun, hepinizin, avrasya’da koşmak üzere…