musiki

bir iş yaparken müzik dinlemeye alışamadım gitti. kafatasının içerisinde normal bir beyin taşıyan herhangi bir canlının, multi tasking tabir edilen iki ila on sekiz işi bir arada yapıvermek yeteneğine sahip olabileceğine inananlardan değilim. böyle bir cümleyi ikinci kez kurabilir miyim, ondan da çok emin değilim aslına bakarsanız.

şimdi bakıyorum çok da şahane bir şekilde pino&elo tarafından a mind beside itself isimli güzide eser icra ediliyor evin içerisinde. fakat ben bunu ancak ilk paragrafı bitirdikten sonra fark ettim. multi taskin sıfır anlayacağınız (bak daha yazamıyorum bile). ha iphone da yapamıyordu  bu multi olayını yanlış hatırlamıyorsam ama bana güvenip iphone düşmanı oluvermeyin. totomdan sallamanın en güzel örneği de olabilir bu tespitim.

neyse… yıllar yıllar önce şu karşıdaki puslu dağların oralarda bir yerlerde çok fena müzik dinleyen insanlar yaşarmış. fena derken kötü müzik anlamında değil -kötü müzik yoktur zaten- çok uzun sürelerde ve sadece müzik dinleyen insanlar varmış. mesela bak şimdi kendine; araba kullanırken,  serviste uyuklarken, daktiloda (daktilo mu kaldı demeyin, hala kullananlar var bak) yazarken, bulaşık yıkarken, kitap okurken, internette sörf yaparken, blog yazarken vb durumlarda dinliyorsun müziği çoğu zaman. çok da iyi etmiyorsun böyle yaparak, peşinen söyleyeyim. konsantrasyonun başka bir işe yönelik iken o arka fonda çalan müzik olsa olsa sos olur. ha fena mı olur, elbette hayır, ama buna müzik dinlemek diyebilir miyiz, bence diyemeyiz.

kaset satın alıp koştura koştura eve geldiğim günler sarardı şimdiden. kasedin jelatinini yırtıp hemen içinden çıkan kapakçığa bakardım. hele bir de şarkı sözleri vs gibi detay bilgiler de varsa içinde değmeyin keyfime. bir kere iki kere on kere elli kere dinlenirdi o albüm. başlangıçta çok sarmıyor ama dinledikçe seviyorsun mantığı o günlerden kalmadır benim için. kaynağın az, vaktin bol olduğu zamanlar. o günlerde edindiğim albümlerin hemen hepsini hala ezbere bilirim.

bir süre sonra kasedi satın alıp walkman denilen şeytan icadına hemen takıverdiğim günler geldi. artık eve koşturmaca yoktu. ardından cd alıp eve koşmalar ve cd alıp discman’e takıştırmalar başladı. sonunda mp3 player, download, korsan, vs vs… şimdi elimizin altında zilyon adet albüm ve zibilyon adet şarkı var ama müzik dinlediğimiz yok pek. fon müziği gibi dım tıs çalıyor arka planda bir şeyler. ne eskisi gibi ezbere biliyorum severek dinlediğim şarkıların isimlerini, ne de dinledikçe daha çok seviyorum albümleri. kaynağın çok, vaktin az olduğu zamanlardayız.

arada bir oturup sadece ve sadece müziğe bırakmak lazım kendini. mümkünse gözlerini de kapatıp. kulaklarımı da tıkasam mı diyenlere şüpheyle yaklaşırım yalnız, onu da belirteyim. şimdi şöyle elimi bir klasiğe, temple of the dog’a doğru uzatıyor ve sizi de ne haliniz varsa onu görmeye davet ediyorum.