Das Leben der Anderen

burası benim çöplüğüm, neden bin yıllık filmleri buraya iki satır yazıyorsun demeyin, kalbinizi kırarım. bak bir sürü şahane site var zaten, o şekilde yani.

livesofothers

bu filmi de izleyeli belki oldu 50 sene bilemiyorum, arşivde görünce hem kendime hem de okuyan 3-5 kişiye hatırlatayım dedim. yoksa filmin teknik detaylarıyla, göndermeleriyle vs pek alakam yok, şey olmasın sonra.

çok şahane film, zaten imdb ile hem fikir olduğum az film var, biri de bu, 8,5 imdb puanı.

2006 yapımı, almancaydı galiba, emin olamadım şimdi, bi sn bakıyorum hemen… evet öyleymiş. bu arada almanca mıydı diye bakarken yine filmin yarısını izledim, iyi oldu.

the-lives-of-others

doğu almanya yılları. saçmalığın daniskası, devlet vatandaşını dinliyor gizlice, izliyor, takip ediyor, tehdit ediyor, cezalandırıyor, vuruyor, kırıyor. (paralel evrenlere inanır mısın?). bizim ajan da gizli kapaklı işler peşinde koşan bir vatan haininin peşine takılıp, eve dinleme cihazları yerleştirmeler, kameralar kurmalar, türlü hınzırlıklar peşinde.

tabi bu arada sohbetleri dinliyor, çalan müzikten faydalanıyor, hani biraz daha zorlasan burası kasıyor msn var mı diye soracak, lakin sene 85 falan civarı. hafif devletin sözünden ve emrinden kaymalar yaşamaya başlıyor.

neyse, gel zaman git zaman duvar yerle yeksan, eski defterler kuruluyor, arşivler açılıyor, vs.

livesofothers

çok detaya girmeyelim, sonu da başı da güzel film, vaktiniz mi var, takın izleyin. hem o dönemi biraz anlatıyor hem de çok yormadan izlettiriyor.

darısı başımıza.

hadi hazır okuyorken kısa bir bilgi notu (vikipedi):

Berlin Duvarı, Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 yılında Berlin’de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar.

Batı’da yıllarca “Utanç duvarı” olarak da anılan ve Batı Berlin’i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım 1989’da Doğu Almanya’nın, isteyen vatandaşların Batı’ya gidebileceğini açıklamasının ardından tüm tesisleriyle birlikte yıkıldı.

4 R

Reklamlar

the intouchables – can dostum

pek şukela bir fransız filmi. gerçek bir yaşam hikayesinden esinlenilmiş, şimdi buraya ne yazsam spoiler oluyor doğal olarak, mutlaka izleyin diyorum, o sebepten devamını okumayın derim.

madem okumaya devam ediyorsunuz, buyurun:

iki adet erkek başrol var. birincisi zengin, zilyon tane asistanı, yardımcısı, bakıcısı olan biri. paraşütte boynunu kırınca aşağısı felç, bakıma muhtaç, hoş sohbete aç. diğeri çulsuz, hapisten çıkmış, bildiğin afro fransız, yo yo yo.

afro arkadaş zengin reyize bakıcılık yapmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. hayatını belli kalıplara sıkıştırmış olan felçli patron, bir süre sonra dışa açılıyor, gece gezmeleri, araba turları, sigara ve daha neler neler.

senaryoda sürprizler, aksiyon vs yok, tatlı tatlı anlatıyor, sıkmıyor, germiyor, ters köşeler yapmıyor. çok hayatın içinden ve ‘normal’ bir akış var. ufak tefek problemlere kafayı takıp hayatı zindan edenlere de güzel dersler var.

The Intouchables 13

iki başrol de çok başarılı ve doğal, iyi seyirler.

zombieland

son zamanlarda izlediğim filmlere bakıyorum da hiç üzerine konuşmasak mı acaba diye düşünüyorum. maksat laf olsun, işte müthiş bir şölen sizleri bekliyor.

zombieland – 2009. vakit geçirmeden imdb rating 7,7 onu da belirteyim.

keyifli film tabi. konu klasik ancak gidiş yolu farklı. zombiler dünyayı ele geçiriyor -bana sorarsan kasıtlı da yapmıyorlar bunu ama olsun- sonra işte bir güvenli alan arayan 3-5 insanın mücadelesi. oyuncular şukela, hatta şöyle:

neyse, bizimkilerin kaderleri yolda bir markette kesişiyor ve yola beraber devam ediyorlar. macera, kan, romantizm, az da olsa adrenalin derken arada nedense facebook değer kaybetmeye devam ediyor mu ya da natural born killers ne şahane film idi gibi sorular aklınıza gelebilir, sürpriz değil, hep aklınızın ufak oyunları bunlar, endişelenmeyiniz.

ben zombili bir filmde bolca kan ararım, o da bu filmde bol miktarda mevcut ayrıca ghostbusters sevenlere de ufak bir iki numara var. zombiler hayalet sayılabilir mi gibi felsefi tartışmalara ise hiç bulaşmayalım lütfen.

sonra mutlu bir şekilde yol yapmaya devam eden bir hummer dolusu insan ile filmimiz çoh acayip bir finale erişiyor. mutlu son (mu acaba?)

ailecek izleyebilirsiniz, mutlu akşamlar.

 

ninja suikastçi

uzun zamandır film izlemediğim sanılmasın; okumaya öncelik verince yazmak vakit ayırabildiğim aktivitelerden olmaktan uzaklaşıverdi. araya da bir hafta tatil sıkıştırıverince, okumaya ayıracağım vakit de azalınca kolları sıvadık şu yaz sıcağında.

ninjalar enteresan adamlar tabi. ben şahsen samurayları daha ‘cool’ bulsam da bunlar da az deli adamlar değiller. yıldız atmalar, ateş fırlatmalar, patlamalar çatlamalar… teknolojiyi zamanında iyi takip etmişler diye tahmin ediyorum ama sonra takılıp kalmışlar. yine de iyi bir ninja hafif silahlarla donatılmış bir askere pabucunu ters giydiriyor amma topu tankı dayadın mıydı pek takati kalmıyor siyah böceklerin. filmden anladığım bu en azından, öyle diyeyim.

bak buna inanmıyorsan al sana çok güvenilir bir kaynak aşağıda, daha ne yapayım:

http://www.timsah.com/cuneyt-arkin-ninja-nasil-yetisir/nTVMVSmVVTi

şimdi efendim bu arkadaş, yani filmin kahramanı, ağaç yaşken eğilir felsefesi ile ailesinden minik bir yavru iken alınıyor ve baya sağlam bir eğitimden geçiriliyor. dayak desen var, aşağılama desen var, ölüm cezası desen fazla fazla. bir de öyle erkek lisesi gibi bir ortam da değil, karma sistem. olaylar, olaylar.

bu ninja okulunun olayı biraz farklı, bildiğin suikastçi yetiştiriyorlar, sonra ağırlığınca altın hesabı onu bunu öldürmece. bizim esas oğlan buna itiraz ediyor tabi, yine olaylar, olaylar, olaylar. bir de işin içine almanya’daki ingiliz midir amerikalı mıdır anlamadığım adamlar, polisler falan  karışıyor, ondan sonra bol patlama, uçan tekme, kılıç, kan, vs. polislerden tanıdık bir yüz olarak coupling dizisinden ‘mothership’ de hediyesi.

inanın anlatırken bile içim sıkıldı, çok çok çok fazla boş vaktiniz varsa izlersiniz, yoksa açın evlilik programı falan izleyin, öyle bir film işte. imdb puani da bugün itibariyle 6,3. belki de ben anlamıyorum bu işten, iyi seyirler.

başka dilde aşk

festival filmlerinin -benim izlediğim- sonuncusu. yani bu sene için söylüyorum, festivalden tiksinen ve bir daha katılmayacak bir insan değilim.

bir kadın(zeynep) ve bir erkek(onur) hikayesi. kadın genç, güzel ve özgür bir çağrı merkezi çalışanı (cümle bir acayip geldi; genç-güzel-özgür olan kadın karakter oluyor, yoksa çağrı merkezi değil, yanlış anlaşılma olmasın). erkek ise bir kütüphanede kitap diziyor, işini de seviyor. ortak bir arkadaş vasıtasıyla tanışan çiftimiz hızla aşkın dalgalı sularına yelken açıyorlar.

zeynep artık birçok insan tarafından zorluğu kabul görmüş bir iş yapıyor. bütün gün bin tane insanla konuşmaktan bitap düşen zeynep, onur ile huzura eriyor. tabi onur’un da kendine göre zorlukları var ve bunların başında da konuşamaması ve duyamaması geliyor. zor olan konuşamamak ve duyamamak demeyelim de, bunların getirdiği sonuçlar diyelim.

kızın arkadaş çevresi ciddi anlamda mala bağlıyor olayı. dalga geçmeler, gel vazgeç demeler. oğlanın annesi de, nihayetinde oğlunun üzülmesini istemediği için, tatlı sert veriyor ayarı. lakin gönül ferman dinlemiyor ve ilişki tam gaz devam ediyor.

filmin genel akışı bu şekilde, böyle bir ilişkiyi yürütmenin zorlukları, yapılan fedakarlıklar…
bu ana başlık çevresine oturtulmuş hikayeler ise hayli enteresan.

çağrı merkezi çalışanlarının ciddi bir örgütlenme çabası var son zamanlarda, bilen biliyordur. http://www.gercegecagrimerkezi.org sitesi üzerinden de yürüyorlar ve fersah fersah yol aldılar. özetle, çağrı merkezi çalışanlarının zorluklar içeren çalışma koşullarının iyileştirilmesi çabası. elbette biz bir elimiz yağda bir elimiz balda mı çalışıyoruz anasını satayım diyenler olabilir ama biraz araştıranlar bilirler ki gerçekten de bambaşka dinamiklere sahip bir durum vardır o tarafta. zor iştir, nasıl zorladığımı kendim biliyorum, o açıdan. film bu konuya çok fazla -bana göre gereğinden fazla- eğilmiş ve ciddi anlamda destek çıkmış.

bir diğer yan hikaye onur’un ev sahibi ve komşusu olan çift; abla ve erkek kardeş. sokağa çıkmaya korkan bir adam ve ablası. yıllar öncesinde nişanlısı ile gezerken önlerini kesen hırsızlar nişanlıyı öldürüyorlar ve eleman da bunalıma giriyor. filmin devamında kendisini toparlayan kardeş sokaklara geri dönüyor. ben açıkçası daha sert bir hikaye bekliyordum bu adam ile ilgili. çok da detaya girmeyeyim, herkesin senaryosu kendine.

filmde beni hafif tebessüm ettiren sahne ise kısacık bir an zeynep’in sokakta kulaklarını tıkayarak yürüdüğü bölüm. bir-iki saniye kadar sürüyor. gözümüze sokulmadan verilen bu mesaj sadece ve sadece gözümüze sokulmadığı ve hafifçe dokunulduğu için bile hoşuma gitti diyebilirim.

filmin sonu ise -artık onu da anlatmayayım- beni yeterince memnun etti.

müzikler iyiydi, oyunculuklar iyiydi, en yüksek puanı ise onur rolünde oynayan mert fırat aldı benden. daha çok duyarız ismini gibi geliyor bana.

güzel film, izleyin bir şekilde.

a single man

istanbul film festivali’nin hararetle beklenen filmlerinden, a single man. bekar adam olarak çevirmeyi tercih ederdim bu ismi ama neyse, tek başına bir adam olarak festivalde yerini aldı. (bana sorarsanız da festival çevirisi daha başarılı).

okumaya devam etmeden önce film ile ilgili epeyce detay belirteceğim, uyarımı lütfen dikkate alınız.

üniversitede ingilizce hocası bir adam(colin firth). küba üzerinden rusya ile yaşanan nükleer kriz dönemleri amerika için. millet harıl harıl bodrum sığınakları yapıyor, yiyecek stokluyor. savaş çıktığında haftalarca sığınaklarda yaşanacak. hocamız ise derdini yüklenmiş, ne hidrojen umurunda ne de plütonyum. sevdiğinden ayrı düşmüş.

şehir dışı bir seyahatte karda devirilip hayata veda eden sevgilisinin yasını tutmakta. tam olarak yas tutmak demek doğru olur mu bilemiyorum, intiharı planladığı günün içerisinde dahil oluyoruz izleyici olarak . ufak tefek geriye dönüşlerle nasıl tanıştıklarını, birbirlerine ne kadar değer verdiklerini görüyoruz. anladığım kadarıyla uzunca bir süredir devam eden bu ilişkide oldukça mutlular, kazadan sonra adamımız epeyce bunalıma giriyor ve iyice yalnızlaşıyor. kendisi gibi bekar, benim kendi yorumuma göre delirmenin eşiğinde, bir kadın arkadaşı (julianne moore) dışında çok fazla açılmıyor insanlara.

yılla önce bir kalp krizi geçirmiş ama sigara olsun alkol olsun tam gaz devam. ve en sonunda intihar kararını uygulamaya karar verdiği noktada üniversiteden bir öğrencisi ile hafiften yakınlaşıyorlar. barda içki içmeler, çıplak denize girmeler, beraber eve gitmeler. hocamız ‘yahu bu daha çocuk ne yapıyorum ben’ dediği noktada bir aydınlanma yaşıyor ve aslında hayatın ne kadar şahane olduğunu fark ediyor. (aslında burada ayrımsıyor demeliydim, daha entellektüel olurdu sanırım). tam şöyle mutlu mutlu gülümserken koldan giren ağrı ile birlikte bir kalp krizi daha ve tık…. oyun bitiyor, adamımız sevdiğinin yanına göç ediyor. son…

colin firth ve julianne moore tek kelimeyle oyunculuk dersi veriyorlar. özellikle taze yönetmen tom ford’un yakın plan çekimlerinde keyifle izledim. müzikler şahane, renkler muhteşem. bu arada tom ford’a taze yönetmen dedim ama kendisi zaten meşhur bir modacı (bu bilgiyi beyler için veriyorum, hanımlar zaten biliyorlardır sanırım kendisini), adama çaylak muamelesi yapmayınız.

filmle ilgili son bir detay; yukarıda bahsettiğim eski sevgili ve okuldaki öğrenci erkek.